✨ RÖPORTAJLAR

Söyleşiler ve yayınlanmış röportajlar.

İsmail Dündar ile Yüz Yüze
O yaşta böyle bir ortamın içinde olmak çok güzelmiş…

İsmail Dündar’ı ilk kez, üç yıl kadar önce ” Deathtrap ” adlı oyunda izlemiştim.Hemen sonrasında ” Salıncakta İki Kişi ” de yaşar kıldığı Jerry Ryan karakterini hatırlıyorum şimdi.
Eskişehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bünyesinde ” Fırtına “, ” Scapen’in Dolapları “, ” Aslan Asker Şvayk “, ” Sersem Kocanın Kurnaz Karısı “, ” Kaç Baba Kaç “, ” Keşanlı Ali Destanı “, ” Caligula”, ” Bit Yeniği “, ” Azizlikler “, ” Bahar Noktası “, ” Fehim Paşa Konağı “, ” Kuvay-i Milliye “, ” Duvarların Ötesi “, ” Dar Ayakkabı İle Yaşamak “, ” Largo Desolato “, ” Dans Eden Eşek “, ” Kanlı Nigar “, ” Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ” gibi yerli / yabancı pek çok önemli yazarın önemli oyunlarında rol alan İsmail Dündar, şimdilerde ” Tek Kişilik Şehir ” ile yeniden izleyici karşısına geçiyor. Oyuncu, yönetmen, eğitmen İsmail Dündar ile tiyatrodan konuştuk.

– Tiyatro oyuncusu olmaya ne zaman, nasıl karar verdin?
 

Turizm Meslek Lisesi’nde okurken okulumuz, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile aynı bahçeyi paylaşıyordu. Aynı bahçe içinde tiyatro, seramik, heykel, resim öğrencileriyle; bir yanda da turizm okuyan lise öğrencileri vardı. Bugünden baktığımda bunun büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. O yaşta böyle bir ortamın içinde olmak çok güzelmiş.

Öğretmenler Günü için bir gösteri hazırlayacaktık ve tiyatro bölümündeki hocalardan destek istedik. Bizdeki isteği ve merakı görünce birkaç öğrencilerini bize yardımcı olmaları için yönlendirdiler.

Başlangıçta yaptığımız şeyler daha çok skeçlerdi. Ama provalar ilerledikçe tiyatronun sadece güldürmekten ibaret olmadığını gördüm. Sahne arkasındaki disiplin, prova süreci, karaktere girme hâli ve sahnenin kendine özgü atmosferi beni çok etkiledi. Onların desteğiyle bir kolaj hazırladık ve sahneye çıktık. Oyun sevildi; ama benim için asıl kırılma noktası, sahnede ve sahne arkasında yaşadığım duyguydu.

O ana kadar tiyatro benim için daha çok eğlenceli bir şeydi. Sahneye çıktığımda ise, ilk defa enerjimin doğru bir yerde toplandığını hissettim. Çocukluğumdan beri hareketli, yerinde duramayan biriydim; sahne hem bu enerjiyi taşıyabildiğim hem de kendimi sakin ve odaklanmış hissettiğim bir alan oldu.

Sahnede olmanın heyecanı, güç, denge ve sorumluluk hissi bir aradaydı. Bu karışım bana çok iyi geldi. Ve o gün şunu net biçimde anladım: Birilerinin zihninde küçük bir kapı aralayabilmek istiyordum. İlginç olan şu ki, sahne bunu yaparken benim kendi zihnimde de bir kapı açtı. O an, tiyatronun benim için ne olduğunu fark ettim.  Sahne zamanla benim için sadece bir oyun alanı değil, kendimi güvende hissettiğim bir yer hâline geldi.

O süreçte şunu net bir şekilde fark ettim: Sahnenin büyülü bir tarafı vardı ve ben o büyünün içinde olmak istiyordum. O gün, tiyatrocu olmaya karar verdim.


– Ailen bu kararını nasıl karşıladı?

  Aslında meslek lisesine turizmci olmam için verilmiştim. Turizmi sevmiyordum diyemem; ama tiyatro karşıma çıkınca dengeler değişti. Turizme devam etmeyeceğimi söylediğimde ailem önce temkinli yaklaştı. “Turizm garanti iştir, tiyatroyu istersen yanında yaparsın” dediler. Haklıydılar kendi dünyalarından bakınca. Ama benim için tiyatro artık ikinci bir şey değildi. Bir kere içime girmişti ve birinci sıradaydı.

Bunu onlara sakin sakin ama net bir şekilde anlattım. Vazgeçmeyeceğimi gördüler. Bunun geçici bir heves olmadığını fark ettiler. Destek de o noktada geldi. Elbette gelecek, para, hayat kaygısı vardı. Bir de toplumda yerleşmiş “tiyatrocular aç kalır” algısı. Bunların hepsini konuştuk. Ben kararlıydım. Onlar da bunu gördüklerinde yanımda durdular.

– Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Oyunculuk Bölümü’nde okurken amatör veya profesyonel anlamda tiyatro çalışmaların oldu mu? 

Konservatuvarda okurken zaten yerinde duramayan, enerjisi yüksek biriydim. Derslerle yetinmek istemedim; sahnenin içinde kalarak, pratik yaparak öğrenmem gerektiğini hissediyordum. O yüzden okul dışındaki her fırsat benim için kıymetliydi.

İlk olarak, Zamine Hacıyeva’nın yönettiği bir çocuk oyunuyla sahneye çıktım. Aslında konservatuara girmeden önce de bir çocuk oyununda yer almıştım; yani sahneyle bağım okuldan önce başlamıştı. Okul sürecinde hem kendi sınıfımın hem de diğer sınıfların oyunlarında yer aldım. Sahneye çıkabildiğim her anı değerlendirmeye çalıştım.


Bu dönemde tiyatronun sadece oyunculukla sınırlı olmadığını fark ettim. Merakım arttıkça alan genişledi. Geleneksel Türk tiyatrosuna yöneldim, Brecht’e merak sardım. Konservatuvar boyunca Ramazan dönemlerinde neredeyse her gün ortaoyunu oynadım. Aynı zamanda kısa film projelerinde yer aldım. Üniversite radyosunda seslendirme yapmaya başladım. Sahne, kamera, mikrofon… Hepsini deneyimlemek istiyordum.

Dördüncü sınıfa geldiğimizde, sahne hocamız Bozkurt Kuruç Konya Devlet Tiyatrosu’nda Bağdat Hatun oyununu sahneliyordu. O dönem bütün sınıfı oyuna dahil etti. Bu bizim için tam anlamıyla bir ders, hatta bir staj gibiydi. Profesyonel tiyatronun işleyişini ilk kez bu kadar yakından gördüm. Prova disiplini, tempo, sorumluluk… Mesleğe dair pek çok şey orada yerli yerine oturdu. Profesyonelliğe attığım ilk gerçek adımın orası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

– Doğru biliyorsam, 2005 yılında Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda göreve başladın…ve çok az sanatçıya nasip olan bir durum yaşadın, tiyatro edebiyatının, neredeyse pek çok ünlü eserinde rol aldın. Bu konuda ne dersin? Şans mı, rastlantı mı?

  Konservatuvardayken Lale Oraloğlu hocam bana hep şunu söylerdi: “Senin oyunculuğun çok renkli hem komedide hem dramda çok iyi olacaksın.”
O zamanlar pek anlam veremiyordum açıkçası. İnsan gençken söylenenleri duyuyor ama karşılığını hemen göremiyor.

Yıllar içinde dönüp baktığımda, evet, gerçekten çok önemli oyunlarda yer aldım. Çok kıymetli isimlerle çalıştım. Yücel Erten, Haldun Dormen, Gönül ve Ergin Orbey, Murat Atak, Genco Erkal, Yunus Emre Bozdoğan, Ümit Aydoğdu, Bilge Emin ve daha sayamadığım pek çok değerli insan… Bu isimlerle aynı sahneyi, aynı provayı paylaşmak herkesin başına gelmez.

Buna şans mı derim? Galiba evet. Ama sadece şans da değil. Lale hocamın o yıllar söylediği şeyler zamanla yerine oturdu. Demek ki bir şey görmüş. Benim için bu süreç, fark edilmekten çok, doğru yerde doğru zamanda hazır olmaktı. Şans kapıyı çaldıysa, içeri girecek cesaretim ve emeğim de vardı.

– Yönetmen ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştığın oyunları sorsam…

  Bu alanda da gerçekten çok değerli isimlerle, çok kıymetli oyunlarda çalışma şansım oldu. Farklı türlerde, farklı dertleri olan oyunlar sahneledim. Yönetmenlik, oyunculuğuma en büyük katkıyı “bütünü görmeyi” öğretmesiyle sağladı. Oyuncuyken sahnenin içindesiniz; kendi anınıza, kendi partnerinize ve kendi ritminize odaklanıyorsunuz. Ama yönetmen sahnenin tamamını, oyunun bütün yapısını, akışını ve dengesini görüyor. Bu bakış açısı, oyuncu olarak sahnede ne yaptığımı çok daha bilinçli değerlendirmemi sağladı.

Yönetmenlik zorlayıcı bir alan. Oyunculukta bile insanın sadece kendini kontrol etmesi yeterince zorken, yönetmenlikte bir anda yirmi oyuncudan, teknik ekipten, ritimden, metinden ve zamandan sorumlu oluyorsunuz. Sorumluluk çok büyük. Çünkü ortada bir yazar var; onun aktardığı bir düşünce, bir dünya, bir niyet var. Siz o dünyaya ihanet etmeden, ama kendi yorumunuzu da koyarak sahneye bir şey çıkarmak zorundasınız. Bu ciddi bir denge meselesi.

Kısacası, yönetmenlik beni hem zorladı hem de büyüttü. Oyunculuğuma dışarıdan bakmayı, sahnede olan biteni daha derinlikli okumayı öğretti. Bu yüzden benim için sadece başka bir alan değil; oyunculuğumu besleyen, onu olgunlaştıran bir deneyim oldu.

– Eğitmen İsmail Dündar var bir de öyle değil mi?

  Konservatuvara hazırlanırken Edip Tüfekçi ve Fatih Al’la birlikte çalışmıştık. Onları daha önce Bülent Çiftçi hazırlamış. Bülent Abi’nin onlara aktardığı bir anlayış vardı. Bunu bize de açıkça “Bizden aldıklarınızı siz de birilerine aktarın” diyerek ifade ettiler. Bu söz benim için önemli bir eşik oldu.

O dönem eğitmenlik gibi net bir planım yoktu açıkçası. Ama zaman içinde öğrendiklerimi, yaşadıklarımı paylaşma ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıktı. Bu süreçte farklı kurumlarda tiyatro dersleri verdim, bireysel olarak oyunculuk çalışmaları ve özel dersler yürüttüm; anlatmak, aktarmak ve birlikte düşünmek hayatımın doğal bir parçası hâline gelmeye başladı.

Bu ihtiyacın daha somutlaştığı yer ise Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda Mete Ayhan’la birlikte kurduğumuz Gençlik Sahnesi oldu. Burada birçok gençle düzenli ve uzun soluklu çalışmalar yaptık. Ardından Şakir Gürzumar’ın akademisinde bir yıl boyunca konservatuvara hazırlık dersleri verdim, Bahçeşehir Üniversitesi Konservatuarı’nda oyunculuk dersleri yürüttüm.
Bir yandan da Eskişehir Yarı Açık Cezaevi İnfaz Kurumu’nda tiyatro atölyelerinde eğitmenlik yaptım. Farklı hayatlara, çok başka bakışlara temas etmek benim için hem öğretici hem de dönüştürücü bir deneyimdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Öğrenmek ve öğrendiğini paylaşmak, sahnede olmanın dışında bir şey değil. Tam tersine, tiyatronun doğal bir devamı.

– ” Deathtrap” ile seni ilk izlediğimde sahne hakimiyetini, enerjini fark etmiştim. Sanırım bu oyunda yaşar kıldığın karakter sana bir de ödül getirdi, öyle değil mi? 

“Deathtrap” benim için gerçekten özel bir oyundu. Çok iyi bir ekiple çalıştık. Metin Coşkun, Ayşe Kökçü, Mine Tüfekçioğlu, Altuğ Görgü, Gözde Çığacı gibi çok değerli isimlerle aynı sahneyi paylaşmak hem öğretici hem de motive ediciydi. Böyle bir kadronun içinde olmak, oyunun enerjisini ve sahnedeki karşılığını daha da güçlendirdi.

Bu oyunla, Yeni Tiyatro Dergisi’nin yardımcı rolde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldüm. Elbette insanın emeğinin görülmesi kıymetli. Ama ödüllere çok anlam yükleyen biri değilim. Türkiye’deki ödül sistemlerinin her zaman sağlıklı işlemediğini hepimiz görüyoruz; tabii ki bütün ödülleri ve tüm emekleri kastetmiyorum.
Benim için asıl ödül, sahnede kurulan bağ, birlikte üretme hâli ve seyirciyle o anı paylaşabilmek. Gerisi gelip geçiyor.

– Ve son rol aldığın oyun ” Tek Kişilik Şehir ” den bahseder misin? 

Tek Kişilik Şehir ile Behiç Ak’la yıllar sonra yeniden yollarımız kesişti. Behiç Ak’ın insan hâllerine bakışı ve gündelik olanın içinden büyük sorular çıkaran dili benim için her zaman çok kıymetli olmuştur. Oyunun yönetmenliğini Murat Danacı yaptı; prova süreci açık, araştırmaya ve birlikte düşünmeye alan tanıyan bir süreçti.

Oyun benim için özellikle intihar meselesi üzerinden sarsıcı. Ama bunu bireysel bir karanlık olarak değil, modern hayatın insanı yalnızlaştıran yapısı üzerinden ele alıyor. Pandemiyle birlikte kalabalıkların içinde ne kadar yalnız kalabildiğimizi çok net yaşadık. İlişkiler zayıfladı, temas kayboldu; çıkarın, paranın ve gücün daha çok öne çıktığı bir düzen oluştu.

Behiç Ak’ın metni, insanı roller ve beklentiler arasında sıkışmış hâliyle anlatıyor. Büyük laflar etmeden, gündelik olanın içinden geçerek yalnızlığı ve bencilleşmeyi görünür kılıyor. Buna rağmen metnin içinde hâlâ bir umut var: İnsanın insana temas etme ihtiyacı. Küçük bir karşılaşmanın, beklenmedik bir anın hayatı dönüştürebileceği fikri.
Tek Kişilik Şehir, seyirciyi yargılamadan sadece bir ayna tutuyor. O aynada gördüğümüz şey rahatsız edici ama fazlasıyla tanıdık.

– Bilge Emin ile sadece ” Salıncakta İki Kişi ” de mi çalıştınız? Yönetmen Bilge Emin’i sorsam… 

Bilge Emin’le ilk kez Largo Desolato’da yollarımız kesişti, ardından Salıncakta İki Kişi geldi. Onunla çalışırken ilk fark ettiğim şey sakinliğiydi. Çalışma sürecinde acele etmez, sesini yükseltmez, ortamda bir gerilim yaratmaz. Bu sakinlik de doğrudan oyuncuya geçer.

Bilge oyuncuyu yönlendirirken kırmaz, bastırmaz. Ne yapmak istediğini dayatmaz; seni oraya kendin gelmeye davet eder. Doğru soruyu sorar ve cevabın sende olduğunu hissettirir. Bu güven duygusu oyuncu için çok kıymetlidir.

Pozitif bir dili vardır. Yanlışı işaret etmekten çok, doğruya yaklaşmanı sağlar. “Olmadı” demek yerine “bir daha bakalım” der. Bu yaklaşım insana alan açar.

Onunla çalışırken şunu net hissettim. Sahnedeki ilişki her şeyin önündedir. Gösterişli çözümlerden önce insan hâli gelir onun için. Sessizlik, bakış, bekleme… yani hayatın ta kendisi. Bilge bunlara güvenir. Bu da oyuncunun sahnede daha doğal, daha sahici olmasını sağlar.

– Eskişehir ve İstanbul’da sahne alan bir oyuncu olarak, her iki şehrin seyircisini kıyaslamanı istesem… 

Eskişehir bir öğrenci şehri olduğu için genç seyirci yoğunluğu yüksek; bu da tiyatroya dinamizm ve canlı bir ilişki kazandırıyor. Ama seyirci sadece gençlerden oluşmuyor. Yıllardır tiyatro izleyen, düzenli takip eden, kentle birlikte tiyatro kültürü de büyümüş bir izleyici profili var. Bu çeşitlilik sahnede karşılık buluyor hem enerjik hem de dikkatli, metni takip eden bir seyirciyle karşı karşıyasınız. Bu da oyuncu için çok kıymetli bir denge yaratıyor.

İstanbul’da ise seyirci profili çok daha geniş. Farklı beklentiler, farklı tiyatro alışkanlıkları var. Bu durum oyuncuyu başka bir yerden besliyor; daha temkinli, daha çok sınayan ama doğru yakalandığında güçlü bir bağ kuran bir seyirciyle karşılaşıyorsunuz. Her iki şehir de oyuncuya farklı şeyler öğretiyor ve sahnede başka kapılar açıyor.

– İsmail, seyirci gerçekten tiyatrodan uzaklaştı mı, ne diyorsun?  

Seyircinin tiyatrodan uzaklaştığını düşünmüyorum; daha çok tiyatro algısının başka bir yere kaydırıldığını hissediyorum. “Star Tiyatrosu” mantığıyla, yüksek bilet fiyatları üzerinden tiyatro giderek belli bir kesimin ulaşabildiği bir alan hâline geldi. Ekonomik sıkıntıların bu noktada çok belirleyici olduğu ortada. Geçim derdi yaşayan insanların tiyatroya rahatlıkla gidebildiğini pek görmüyoruz.

Devlet ve şehir tiyatrolarının biletleri görece daha ulaşılabilir; ama burada da başka bir sorun var. Tiyatroya gitme alışkanlığı bir kültür ve eğitim meselesi olarak yeterince beslenmediği için, bu bağ erken yaşta kurulamıyor. Bağ kurulmayınca, tiyatro da uzak ve “ait olmayan” bir alan gibi algılanıyor.

Elbette dijitalleşen dünya bu sürecin bir parçası. Ama dünyadaki örneklere baktığımızda, tiyatronun pek çok ülkede hâlâ güçlü bir seyirciyle buluştuğunu görüyoruz. Bu noktada “Bizde neden uzaklaşıyor da başka ülkelerde bu kopuş yaşanmıyor?” sorusu benim için önemli bir soru işareti.

Tiyatro tarihine baktığımızda, bu sanatın her zaman haksızlıklara karşı söz alan, insanın ve toplumun vicdanıyla temas eden bir alan olduğunu görürüz. Václav Havel gibi isimler, tiyatronun yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda etik bir duruş olduğunu hatırlatır. Ancak son yıllarda tiyatronun bu tarafı giderek daha az görünür hâle geldi.

Daha risksiz, daha güvenli alanlara çekildi.

Buna bir de tiyatronun yıllarca sadece “güldüren”, “hafif” bir eğlence gibi sunulması eklendi. Oysa tiyatronun edebi, felsefi, sosyolojik ve psikolojik katmanları var. Bu derinlik popülerlik kaygısıyla geri plana itildi. Bence asıl kopuş da tam olarak burada başladı.

– Tiyatroda altın yıllar dediğimiz o günler geri gelecek mi?

  “Altın yıllar” sorusu bana biraz nostaljik geliyor. Çünkü geçmişe baktığımızda her şeyin kusursuz olduğu bir dönemden söz etmek zor. Evet, çok güçlü işler, çok önemli isimler vardı. Ama o dönemlerde de tiyatronun belli isimler etrafında şekillendiğini de görüyoruz. Bazı tiyatrolar, kurucularının enerjisiyle ayakta durdu; onlar sahneden çekildiğinde aynı devamlılığı sağlamak her zaman mümkün olmadı.

O yüzden bugün yaşananları sadece dış faktörlerle açıklamayı doğru bulmuyorum. Biraz da iğneyi kendimize batırmak gerekiyor. Üretim biçimlerimizi, sürekliliği nasıl kurduğumuzu, bilgiyi ve deneyimi nasıl devrettiğimizi yeniden düşünmeliyiz.

Aynı dönem birebir geri gelmez. Ama başka koşullarda, başka dillerle, başka ihtiyaçlara cevap veren güçlü dönemler her zaman mümkün. Buna da inanıyorum. Özellikle yeni kuşağın, kendi gerçekliğinden beslenen, farklı bir bakış açısıyla çok iyi işler üreteceğini düşünüyorum. Tiyatro yaşayan bir şey; değiştikçe, dönüşüp yeni seslere alan açtıkça yolunu bulur. 

– Tiyatronun geleceği için ne düşünüyorsun? 

Tiyatronun geleceğiyle ilgili çok netim. İnsan var olduğu sürece tiyatro da var olacak. Oyun oynama ihtiyacı, anlatma isteği insanın doğasında var. Tarih boyunca savaşlar oldu, yıkımlar oldu ama tiyatro hep bir yolunu buldu. Çünkü umut bitmediği sürece anlatacak bir şey de bitmiyor.

Evet, dünya dijitalleşiyor. Teknik olarak akla gelmeyecek şeyler yapılıyor. Ama bu beni korkutmuyor. Çünkü bütün bu parlak teknolojiler bir gün anlamını yitirebilir. Geriye yine insan kalır. Bir mekân, bir beden, bir ses… Gerekirse bir mum ışığında. Tiyatro tam da burada durur.

Tiyatro teknolojiyle yarışmaz. Onun gücü temasta, canlılıkta ve o anda olmada. İnsan insana bakabildiği sürece, aynı nefesi paylaştığı sürece tiyatro da yoluna devam eder. Bu yüzden geleceğiyle ilgili umutsuz değilim. Aksine, biçimi değişir ama özü kalır.

– Tiyatroda yapay zekâ kullanımı hakkındaki görüşlerini sorsam… 

Yapay zekâ ve teknoloji tiyatro için bir araç olabilir ama onun yerini tutamaz. Tiyatroyu var eden şey teknoloji değil; insan, canlı temas ve aynı anda paylaşılan andır. Ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin dünya, tiyatro bu yüzden var olmaya devam edecek.

Teknoloji destekleyici olabilir ama merkeze geçtiğinde tiyatro olmaktan uzaklaşır. Çünkü tiyatro kusurlu, canlı ve tekrar edilemez bir sanattır. İnsan var olduğu, anlatacak bir hikâyesi olduğu sürece, bir mum ışığında bile olsa tiyatro var olacaktır.

– Buğulu bir pencere camına ne yazardın?

Dixi et animam levavi. “Söyledim ve ruhumu hafiflettim.”

– 2081 yani yüzüncü yaş gününde nasıl anılmak istersin?

  “İşini aşkla yapan, insana değer veren; sahnede de hayatta da dürüst biri olarak anılmak isterim.”

Pınar Çekirge

Sanatçının biyografisi için bkz.

Scroll to Top